Posts Tagged ‘islami radyo eşliğinde hikayeler oku’

Eşşeklerin Geç Farkettiği Konu Öyküsü

Eşşeklerin Geç Farkettiği Konu

Eşekler, köydeki semerciden çok şikayayetçilerdi.
Semerci hiç iyi semer yapmıyordu.
Eşeklerin sırtları kanlı yaralarla doluydu.
Eşekler toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua ettiler.
Masal buya duaları kabul oldu ve gerçekten köye yeni bir semerci geldi.
Ne var ki bu semerci de eşekleri rahatlatacak semerler yapmıyordu,
yaralar azalacakken artmaya başladı.
Eşekler gene toplanıp köye yeni bir semerci gelmesi için dua ettiler.
Ve gerçekten semerci köyden ayrıldı, yerine başka bir semerci geldi.
Eşekler her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevindiler.
Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de çok farklı olmadığını,
semerlerin gittikçe daha kalitesizleştiğini, yaralarınınsa kötüleştiğini gördüler.
Semerci gitti, semerci geldi.
Her seferinde eşekler yeni semerci gelmesi için dua ettiler.
Sonunda bir gün eşekler toplanıp,
eski semerciden kurtulmak için değil de eşeklikten kurtulmak için dua ettiler.

Bir Annenin Çocuğuna Bedduası Nelere Sebep Oldu

BİR ANNENİN ÇOCUĞUNA BEDDUASI

 

Günlerden bir gün evimin temizliğini yaparken küçücük çocuğum geldi camdan yapılan şaheser bir parçayı düşürerek kırdı. Öyle sinirlendim ki hiçte o kadar sinirlenmemiştim çünkü o benim en sevdiğim annemin değerli hediyesiydi. Gözüm gibi bakardım.

O anda sinirden ağzımdan (Rabbim üzerine duvar yıksın da kemiklerin kırılsın) deyiverdim.
Aradan uzun zaman geçti o bedduayı unuttum göğe çıkıp da melekler amin dediğini bilmiyordum.
O küçücük çocuğum büyüdü kardeşleri ile beraber ve o benim en sevdiğim çocuğumdu üstüne çok titrerdim rüzgarın esintisinde bile korkardım ona ve o bana en çok iyilik yapandı kardeşlerinin içinde okudu, memur oldu ve ona gelin aramaya koyuldum. Babasının eski bir evi var onu yıkıp da yeni bir ev yapmak istiyordu. Oğlum babası ile beraber o eski eve gittiler o anda işçilerde yıkma hazırlığında imişler o iş ortamında oğlum babasında uzaklaşır işçilerde onun orda olduğunu fark etmezler ve duvar üstüne düşer. Bağırır bağırmaz sesi kesilir herkes onu enkazın altından çıkartmaya çalışırlar ama o cam gibi ezilmiştir, kimse yardım edemiyordur ambulans gelene kadar. Hastaneye zorlukla götürürler.


Eşim beni arayıp haberi verdiğinde gözümün önünde o beddua ettiğim gün canlanıverdi. Bayılana kadar ağlamışım kendimi hastanede buldum. Oğlumu görmek istediğimi söyledim. Gördüm onu ama keşke görmez olaydım. Sanki bedduam tutmuştu, çünkü ebeveynlerin bedduası kabul olunurdu.


O anlarda kalp cihazı durdu son nefeslerini vermeye başladı. Var sesimle bağırdım haykırdım ağladım, keşke hayata dönse bütün eşyalarımı kırsa onu kaybetmesem. Keşke dilim kopsaydı da o bedduayı söylemeseydim keşke…keşke. demekle olmuyordu.


Siz ebeveynlere sesleniyorum, çocuğunuza kızdığınızda beddua etmeyin lütfen Allah mühlet verir ihmal etmez, kabul eder duayı da bedduayı da.


AĞZINIZI GÜZEL DUALARLA ALIŞTIRIN…

Köle Ayaz Hikayesi

KÖLE AYAZ

Bir zamanlar Ayaz adli bir köle varmis. Taktir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’un kölesi olmus. Sultan, köleyi tasidigi asil karakteri sebebiyle çok sevmis. Derken Sultan’in öylesine itimadini kazanmis ki, bütün sultanligin haznedâri tayin edilmis ve en kiymetli ve zarif mücevherler, taslar ona emanet edilir olmus. Bu gelismeyi gören saraylilar ise durumdan pek rahatsiz olmuslar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çikarilmasini bir türlü hazmedememisler.Bu duygular içinde, özelikle Sultan yakinlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok sikayet etmeye baslamislar ve asil ruhlu kölenin itibarini zedelemek için ellerinden geleni yapmislar. Bir gün Sultanin huzurunda bir saraylinin bir diger sarayliya söyle dedigi duyulmus:
“Köle Ayaz’in sik sik hazineye gittigini biliyor musun? Aslinda her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kaliyor. Onun mücevherlerimizi çaldigindan adim gibi eminim” Sultan kulaklarina inanamamis. “isin aslini kendi gözlerimle görmeliyim” demis. Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz’i gözlemek istemis. Duvara küçük bir delik yaptirip, içinde olanlari seyretmeye hazirlanmis. Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiginde Sultan disarida beklemeye koyulmus. Kölenin sessizce içeri girdigini, kapiyi kapattigini ve sandiga gittigini görmüs. Köle Ayaz, sandigin önünde diz çökmüs, kapagi usulca kaldirmis ve içinden bir sey çikarmis. Orada sakladigi küçük bir bohçaymis bu. Bohçayi öpmüs alnina koymus ve sonrada açmis. Içinden çikan köleyken giydigi yirtik pirtik bir elbise! Iste köle Ayaz, sarayli giysilerini çikarmis bu elbiseyi giymis ve sonra aynanin karsisina geçmis. Kendi kendine: “Daha önceleri bu elbiseyi giydigin zamanlar kim oldugunu hatirliyor musun? diye sormus. “Bir Hiçtin sen. Hepsi hepsi satilacak bir köleydin ve Allah, Sultanin eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmedigin nimetler lutfetti. Iste Ayaz, simdi burdasin, ama asla nereden geldigini unutma! çünkü mal mülk insanin hafizasini uçurur, unutuluslara sürükler. Imdi sen de, nimetçe senden asagi olanlara kibirle bakma ve daima hatirla Ayaz hatirla! Sandigi kapatmis, kilitlemis ve sessizce kapiya dogru yürümüs. Hazine dairesinden çikarken birden Sultanla yüzyüze gelmis. Sultan gözlerini Ayazin yüzüne dikmis dururken, yanaklarindan asagi yaslar süzülüyormus ve bogazi öyle dügümlenmis ki, konusmakta güçlük çekmis. “Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedâriydin, ama simdi… Kalbimin hazinedârisin. Bana benim de önünde bir hiç oldugum kendi Sultanimin huzurunda nasil davranmam gerektigini ders verdin” (Su Üstüne Yazi Yazmak, Muhyiddin Arabi)

İmam Azam’dan Öğütler

İMAM-I ÂZAM’dan ÖĞÜT

-Naklederler ki Ebu Hanife kaldırımda yürürken,öbür taraftan gelen bir öküzle karşı karşıya gelince,aşağıya inip ona yol verdi.
Ya İmam!Bu kadar sakınganlık nedendir?denilince dedi ki:
-Benim aklım var,onun boynuzu da ondan!
***********
-Yahya b. Muaz Razi anlatıyor:
-Rüyada gördüğüm hazreti peygamber (A.S)Seni nerede arayayım?dedim.
Buyurdu ki:Ebu Hanife’nin ilminin bulunduğu yerde!
***********
-Naklederler ki,Ebu Hanife,İmanı vardır diye bir zengine tevazu göstermiş imiş,işte bu durumu bahis konusu ederek:
-Buna kefaret olmak üzere bin hatim indirdim,demiştir.
************
Peygamberler Efendisinin Ravzasına gitmiş,aleyhisselatu vesselama varıp:
-Selam sana peygamberlerin beyti,diye selam verip,
-Selam sana Müslümanların imamı.karşılığını almıştı.
İlk fırsatta inzivaya çekilip azmetti.
************
Davud Tâi şunu anlatmıştı:
-Yirmi yıl Ebu Hanifenin yanında bulundum.Bu müddet zarfında dikkat ettim,ne yalnızken ne de yanında birileri varken başım açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadı ile ayaklarını uzattığını hiç görmedim.”Yalnızken ayağını uzatmanın ne mahzuru var?”dediğimde:
-Ulu ve yüce Allah karşısında yalnızken edebli olmak daha münasiptir,demişti.(Gözyaşı.sayı.4)
KÖLE

Aslan ile Tavşanın Hikayesi

ASLAN’LA TAVŞAN

Bir arslan,suyu ve otu bol bir yeri yurt edinmişti. Ama burada yaşayan diğer hayvanlar,bu bolluktan yararlanamıyorlardı. Günün birinde,hayvanlar toplanarak aslanın yanına geldiler.Ona şöyle dediler:
-Sen,bizden birini yakalamak için hayli yoruluyorsun.Biz,buna;seninde bizimde işimize yarayacak bir çare bulduk.Sen bizim güvenlik içinde yaşamamızı sağlar,bizi korkutmazsan biz de sana her gün,yemen için bir hayvan göndeririz.
Aslan,bu teklifi kabul etti.Hemen onu uygulamaya başladılar.
Aradan bir süre geçti.Günün birinde sıra tavşana geldi.Tavşan diğer hayvanlara:
-Bana biraz kolaylık gösterirseniz,sizi bu aslandan kurtarırım,dedi.Hayvanlar da bu teklifi kabul ettiler.
Tavşan ağır aksak yürümeye başladı.Bu arada aslanın yemek saati geçti.Bu gecikmeye çok kızan aslan kükreyerek sordu:
-Sen nereden geliyorsun?Tavşan korkarak cevab verdi:
-Ben yabani hayvanların temsilcisiyim.Yanıma bir tavşan vererek size göndermişlerdi.Fakat önümüze bir arslan çıktı ve yanımdaki tavşanı aldı.Engel olmaya çalıştım fakat hiç aldırmadı.Üstelik sizin için kötü şeyler söyledi.
Aslan daha çok kızdı:
-Haydi bu aslan neredeyse bana göster?
-Tavşan,aslanı su dolu bir kuyunun başına getirdi;
-İşte burada,dedi.
-Aslan kuyuya bakınca kendi görüntüsünü gördü.Bunu diğer aslan sandı.Döğüşmek üzere kuyuya atladı ve boğuldu.”(Kelile ve Dinme)

Anzaklı Ömer’in Hikayesi

ANZAKLI ÖMER’İN HİKAYESİ

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
“Amerika’ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değildi. Newyork’da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işlerdi. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
– Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim. Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki. Kolunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim.
– Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak “Hayır” manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyordum:
– Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
– Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
– Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
– Siz Türk müsünüz?
– Evet Türk’üm….
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
– Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım Avustralya Anzaklarından…
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda, birlik olup üzerine
gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık sözlerine vaadetlerine… Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
– Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler. Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük, ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman…
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
– Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime iyice geldim bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Kendi kendime dedim ki;
– Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış” diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce…
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
– Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek, sıhhate
kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine beni iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar… Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. “Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
– Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ?
– Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
– Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben “Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim ama israr etti. İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
– Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
– Olsun dedim.
– Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu? dedi. Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş.
– Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. Mırıldandı:
– Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
– Beni yalnız bırakma olur mu?
– Ne gibi Ömer amca ?
– Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri
duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. “Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!”
Dedim ki içinden “Bizim Ömer amca galiba yolcu?” hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
“Ne yalan söyleyeyim, ağladım.”

Annesini Üzenin Hali Hikayesi

ANNESİNİ ÜZDÜ

 

Bir kadının bir oğlu vardi, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Bütün günlerini onunla geçirir, vari yoguogluna en ufak bir zarar gelmesini istemezdi. Kadinin bu oglu bir gün tutturdu, illa da hacca gideceğim diyor baska bir sey demiyordu.
Annasi aglamaya basladi. Çünkü oglunun yanindan ayrilmasina tahammül edemeyecegi gibi o gittigi taktirde yapayalniz kalacak ve kimsesizlikten belki de perisan olacakti.
– Oglum, Mekke dedigin surasi degil ki, ne zaman gidip – geleceksin Sen gittikten sonra ben ne yapacagim, etme eyleme, diye yalvardiysa da oglu kararinda israr etti ve hacca gitmek üzere yola çikti ama, ananin da yüregi yanik kaldi.
Yalniz kalan anne üzgün bir kalple dua söyle etti:
– Ya rabbi, oglumun ayriligina dayanamayacagim… Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün.
Ogul ananin bu yakarislarindan habersiz olarak yoluna devam ediyordu. Bir gece bir sehirde konaklamak için kalmaya karar verip kapisi açik olan bir mescide girdi. O sehirde de azgin bir hirsiz evlere dadanmis, ne bulursa çaliyor, fakat hirsiz bir türlü yakalanamiyordu. O gece gene hirsiz bir eve girip mal çalmis ve kaçmisti. Hirsizi takip etmeye basladilar, hirsiz kaçiyor takipçiler onu kovaliyorlardi. Derken hirsizin izini kaybettiler. Takipçiler buraya girmis olabilir diye camiiye daldilar. Baktilar ki orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek adami yaka-paça reisin huzuruna çikardilar. Çünkü hergün hirsizlik vukuubuldugu halde yakalayamiyorlardi. Bu sefer tamam dediler, bu sehri kasip kavuran hirsiz budur. Hirsizin gözünün oyulmasina karar verdi mahkeme. Gözlerini oyup bir merkep üzerine gezdirmeye basladilar. Hirsiz ( yani anasinin sözünü dinlemeyen ve hirsiz zanniyla yakalanan genci) gezdiren tellal sahir halkina teshir ediyor ve:
– Ey ahali iste sizin caninizi yakan, malinizi çalan hirsiz nihayet yakalanmistir; bundan sonra rahat edeceksiniz, diye bagirdikça, genç, tellala söyle bagirmasini rica ediyordu:
– Ey ahali iste anasinin sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gidecegim diye yola çikanin hali budur, diye bagir diyordu ama derdini ta bastan kimseye anlatamamisti ki, tellala anlatsindi.
Bütün sehri dolastirdiktan sonra genci sehrin disinda bir yol kenarina attilar. Oradan geçenler genci memleketine getirdiler, evini bulmasini temin ettiler.
Genç adamcagiz kendi evlerinin kapisina gelince ;”Hu'” diye seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman geçtigi için saçi sakali uzamis, üstü basi yirtilmisti. Kapiyi açan yasli kadin oglunu taniyamadi. Bilmiyordu ki kapiya dilenci halinde gelen arkasindan “Ya Rabbi oglumu azarla da geri dönsün” diye yalvardigi kendi ogluydu.
-Sapa saglam adamsin… Dilenecegine çalisip da kazansana! dedi.
Genç:
– Çalisamam gözlerim kör, deyince yasli kadin :
– Ne oldu gözlerine? Diye sordu.
Genç:
– Ne olacak, annemin hatirini kirdimi sözünü dinlemedim. Allah da benim gözlerimi aldi, diye cevap verince, kadin anladi karsisindakinin oglu oldugunu, basladi hüngür hüngür aglamaya…
– Ya Allah’im! Duam agir olmus, ben onun gözlerinin kör olmasi için dua etmemistim, diye Allah’a yalvarmaya basladi.
Kadina gelen ilahi bir ses:
– Onun suçuna karsilik biz sadece gözlerini kör ettik, aslinda anaya asi olanin cezasi daha agirdir. O buna sükretsin, diyordu.
Kadinin oglu dönüp gelmisti ama gözleri kör oldugu için hiç bir is yapamiyordu. Kadin çok dua etti Allah’a … Allah’in iyi bir kulu imis ki, duasi kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-i Allah iade etti…